Ağzımızın Tadı Bozulmasın Diye

Haber Mim köşe yazarı Zeki Kılıç'ın  anıları ile süslediği Bayram yazısı

Ağzımızın Tadı Bozulmasın Diye/BAYRAMLIK

Bazı usuller rafa kalkmış bazı gelenekler nisyan ile malul beşer hafızasına kurban edilmiş olsa da bu günden yarına, hiç değişmeyen şeydir bayram telaşı.
Ramazan’ı ayrı Kurban’ı ayrı bir telaş...


Ama yormayan
Ama üzmeyen
Tadından yenmeyen
Her daim gülümseten bir "güzel yoruldum " hissi.

                                            ***
Bizim çocukluğumuzda dedem her kurban arifesinde anlatırken, hep aynı sonla bitirirdi İbrahim ile İsmail’in kıssasını:

"Eğer Allah'ın sonsuz merhameti ve bağışlaması olmasa,

Allah kullarını sevmese o koçu indirmezdi Cebrail'le.

O zaman da babalar oğullarını kurban ederlerdi.

Biz de mecburen sizi..." deyip burasında gülme ile tebessüm arasında bir güzel hale bürünürdü.


Hz. İbrahim'in sözüne sadık kalmak için gösterdiği fedakârlığı,

Hz. İsmail’in bila-kayd ü şart teslimiyetini takdir etmekle birlikte

Biz koçu getiren Cebrail'i daha çok severdik sanki.

Dedemin halindeki güzellikle daha bir mutlu olur,

Allah'ın bize olan sevgisi için de şükrederdik yürek dolusu.


Şimdi sen bu yazıda yastığın altında sabaha dek saklanan ayakkabı, baş ucunda asılı duran elbise hikayesi bekliyorsan benden, daha çok beklersin.

Yok öyle bir yoksulluk hikayesi bende.

Almancı çocuğuyum birader,

Dedem esnaf, ayakkabıcı üstelik…

Ayakkabı kapının önünde gırla, elbise dediğin Almanya'dan geliyor bavulla...
Benim bayrama dair çocukluk hatıralarımda yeri olan, özlemle geçmişi yad etmemi sağlayan meta değil.

Ne elbise ne ayakkabı hatta ne şeker ne de kurban.

Suretler ve siretler.
Dedem ve nenem daha çok...

***
Dedemin hep hayranlıkla seyrettiğim o ermiş hali.

Korkutmayan müjdeleyen, kolaylaştıran zorlaştırmayan, sevindiren üzmeyen bir imanın önceki yüz yıldaki son temsilcilerinden olduğuna iman ettiğim dedem.

Herkesten önce kalkıp, tek büyüğün huzuruna varmak için aceleye getirmeden huşu ile hazırlanırken, kemal bulmuş imanın yüzüne aksettiğini gördüğüm, iç huzurunun sahibi olan adam.

Bizim, özellikle kış aylarına denk gelen bayram günlerindeki iştahsızlığımıza öfkelenilmesin diye midir Allahualem, yüreği kadar büyük bir arzuyla abdest alıp huzura duran dedem. Yaptığı her işi olduğu gibi abdest almayı da bir görsel sanat haline getirirdi inanır mısınız? Avuçlarına doldurduğu su yüzüne değmeden yere düşmesin,

Sükûn zede görmesin diye suya merhametle davranan, suyla çehresini usul usul buluşturan dedem.

Sonrasında tembellik edip oturduğumuz yerde uyuklarken biz,

Ne vakit çıktığını ne vakit kurbanı kestirip ev halkının yiyeceği,

Konu komşu ve fakir fukara için dağıtılacak hale getirdiğini bilemediğimiz bir güzel adam. Kendisinden başka kimseyi üzmeyen, kimseyi yormayandı.

Diğer her şeye olduğu gibi kurbana da uzaktan bakardık biz.

Ne kolunu bacağını tutar ne bıçak atar ne de taşırdık.

Kurbanın sevabından bize etini yemek düşerdi sadece.

Dedim ya...

Ağzımızın Tadı Bozulmasın Diye / BAYRAMLIK

Bugünkü iş bilmezliğimiz mi desem elimizin işe ermemesi mi desem ne denirse işte dedemin bize kıyamamasındandır.

Namazdan gelip bulduğu her uygun yere uzanan dayı-yeğen biz tembeller kahvaltı için uyandırıldığımızda, tiril tiril kıyafetler içinde pir ü pak bir adam karşılardı uyanmaya çalışan mahmur gözlerimizi,

Öyle güzel ve öyle mütebessim…
Biz elimizi yüzümüzü yıkayıp karşısına geçinceye kadar ayakta beklerdi.

Öyle güzel ve öyle mütebessim…
Sol elinde yada cebinde her yaş için ayrılmış bayram harçlıkları, sağ eli elimize uzanmaya hazır.

Meselesi el öptürmek değil.

Zaten o tip büyüklenmelerin adamı da değil

Bir geleneği yaşatmak derdi,

Bir sevgiyi izhar etmek herkese…

Bu bahaneyle de olsa sarılmak çocuklarına,

Yüzünde her daimokuduğumuz insanın sevgi halini aşikar etmek.


Ben dedemin sayesinde, daha  çocukken öğrendim, eşitlikle adaletin aynı şey olmadığını, bazen eşitlik dediğiniz şeyin en büyük adaletsizliğe sebep olabileceğini.
Yaşları farklı olanların ihtiyaçları da farklı oluyordu, dolayısıyla ihtiyacı karşılayacak para miktarı da.
Bu sebepten olsa gerek dedem herkese bol ama farklı miktarlarda harçlıklar verirdi biz öperken mübarek elini.

Bir yandan da dua ederdi hepimize.

Dedemin dilinde Türkçe dingin akan bir ırmak kadar güzel ve huzur verici olurdu.

Bir Müslüman Türk irfanı var ise eğer işte o, dedemde olandı.

Namazında niyazındaydı dedem.

Mümindi mümin olmasına da yobaz değildi.

Kendisi söylemezdi ya her fırsatta türkü söyletirdi abime.

Kulağıyla değil bütün bedeniyle dinlerdi türküyü.

Bir uzun havada mesela alın çizgileri iyice belirir, yüzüne bir tortu gibi gelip otururdu hüzün.

Acı çektiğini hissederdiniz o uzun hava boyunca ve eğer bu kasvetli havayı dağıtmamışsa sonrasında da.

Hareketli bir türkü dinlerken oynamazdı, bedeni hareket dahi etmezdi ya yüzünde güller açardı.

Son sigaranızın son yudumu nasıl bir keyif verirse gecenin yarısında, öyle…

                                               ***
Sıra neneme gelirdi sonra.

Dikkat buyurunuz, nine değil,

Anneanne yada büyük anne hiç değil.

Nene…

Gereksiz kibarlıklara, bizim oranın deyimiyle, tankolaşmaya gerek yok.

Kelimenin orijinali bu: Nene…

Birazdan fazla kilolu ama kar beyazı tenli, güleç bir kadındı nenem.

Dedemi severdi kuşkusuz. Ama bana öyle gelirdi ki nenemin kendisine sevgisine oranla dedem bir tık daha fazla seviyordu onu.

Daha fazla değil, bir tık.

Bizim evde -ki bu dedemin evidir. Ben Almancı damadın oğlu, kızının torunu olarak orada ikamet ederim ve o ev bizim evdir.- bir dediği iki edilmezdi nenemin.

Öfkelendiğinde beyaz teni kırmızıya döner, belki başkaları için ürkütücü olabilirdi ya, biz, onun bize karşı olan hislerini bildiğimizden çok da korkmazdık.

Kıyamazdı çünkü bize.

İlk fırsatta gülümseyiverirdi.

Yürekliydi ama.

Ben birkaç olaya şahit olmuşumdur ki değme delikanlı nenemin gösterdiği cesareti ve soğukkanlılığı gösteremezdi o olaylarda.

Bir bacı derviş örneği idi hani…

Öfkelendiğinde şahin, sair zamanlarda ceylan tabiatlıydı.

Bütün mahallenin Zeynep Halası, mahalledeki kadınların akıl hocası ve birinci derece sağlık hizmeti veren hekimiydi (!).

Kimin bir ağrısı, ateşi olsa önce neneme gelir sonra doktora giderdi.

Yanlış anlamayın halk hekimi değildi nenem, kocakarı ilaçları da yapmazdı.

Envai türden hastalığı olduğundan, daha önce kendi hastalıkları için eczaneden aldığı ilaçları verirdi komşulara: “Bana iyi geldi. Belki sana da gelir” diye.

İşte o nenem, her bayram sabahı bizi kaldırıp namaza gönderirdi dedemin peşi sıra.

Bayram sabahı,

Gelen giden olur diye ortalığı toplardı ya ne fayda.

Namazdan gelen her oğul, uyumak için, bir yeri işgal ile bütün düzeni yerle bir ederdi.

Bir şey demezdi.

Dese de biz duymazdık, horlamaya başlardık uzanır uzanmaz zira.

Bir vakit sonra işte,

Dedem ayakta tiril tiril elbiseleriyle,

Hemen arkasında nenem, dedeminki kadar güzel ve temiz, robadan elbisesi ve beyaz başörtüsüyle bizi beklemekte.

Kadınlar daha sıcaktırlar, sevgilerini göstermede daha cömert.

Nenem bütün sıcaklığıyla sarılır, yanaklarımızdan öperdi biz onun elini öptükten sonra.

Sonra bir sofra kurma telaşı.

Bizde değil ama nenemde.

Bu kadar adamdık y kardeşima, birimizin aklından da mı geçmezdi, kadıncağıza yardım etmek?

Hayret.

Sofrayı kurar, rutin kahvaltılıkları masaya dizer, çayları doldurur, en son yapardı altın vuruşu.

Koca bir tencere kavurma gelip otururdu sofranın başköşesine.

Yanında bir de un helvası varsa değmeyin keyfimize.

Zira yeryüzünde nenemden daha güzel un helvası yapan bir aşçıya tesadüf edilmesi imkânsızdı.

Ne yalan söyleyeyim, un helvası hariç, nenem güzel yemekler yapan bir kadın değildi.

Tarafsız biri için onun yemekleri “eh işte” ile “iyi” arasında bir not alırdı ama biz severdik yemeklerini.

Sevgisini katardı çünkü.

Mugalata değil hakikaten sevgi ile yapılırdı o yemek ve nenemin biz yerken yüzümüze bakıp buna göre geliştirdiği mimikler türkü tadında olurdu.

Biz iştahla yiyorsak yaptığını bir memnuniyet otururdu ki yüzüne, çehresinden ışık saçtığını sanırdınız.

Nenemin tenceresi sihirliydi.

Hiç eksilmezdi tenceredeki kavurma.

Büyük evi olduğundan bütün akrabalar ile uzak yakın bütün komşular muhakkak bayramlaşmaya gelirlerdi.

Her gelene de kavurma ve tatlı ikram edilirdi.

(Çayı söylemiyorum zaten. O bizim evin demirbaş içeceğiydi) .

Bizim kavurma tencerede hep aynı dolulukta kalırdı ama.

Sahi, yazmayı unutursam ayıp ederim.

Dedem de nenem de, bütün ibadetlerin olduğu gibi, kurban ibadetinin de gereklerini harfiyen yerine getirirdi.

Kurbanın üçte biri muhakkak fakirlere giderdi ya, kurban kesip kesmediğine bakmaksızın bir o kadarını da komşulara gönderilirdi, göz hakkı ve ağız tatlılığı diye.

Buna rağmen bizim tenceredeki kavurma hiç bitmezdi.

Her gelenle mutlu olunur, her gidenin memnun ayrılmaktan kaynaklı mutluluğu paylaşılırdı.

Bizim zaman zaman aşırı yoğunluktan kaynaklanan memnuniyetsizliğimizi sezdiğinde, bir fırsatını bulur nasihat ederdi bize:

“Misafir evin bereketidir. Siz misafiri iyi karşılamazsanız evin bereketi kaçar” derdi.

Biz mecburen tebessüm ederdik. Bizim mecburiyetimize o içten bir gülümseme ile karşılık verirdi.

El ayak çekilip biz bize kalınca, akşam yemeği niyetine nenemin bitmeyen kavurmasından bir posta daha tüketilir, dedemin olmazsa olmazı çaya geçilirdi.

Bir telaş çay servisi yapıp herkese yetişmeye çalışırken nenem, bir günü daha hayır ve huzurla bitirmenin verdiği keyifle arkasına yaslanır, abime seslenirdi dedem:

“Yüzbaşı, hade bir türkü söyle!”

YORUM EKLE