Bu ekran, 1960’lı yıllarda halkın gündemine yoğun olarak girmiş olsa da başlangıçta sınırlı sayıda evde bulunuyordu. Ülkemizin uzun yıllar tek kanalı olan TRT, ilk renkli yayını 1982’de gerçekleştirmiştir. Ağustos 1990’da ise yayın hayatına başlayan ilk özel televizyon kanalı, TRT’ye rakip olmuştur. İlginçtir ki bu kanalın ilk yayın adı “Magic Box Star 1”, yani “Sihirli Kutu” olarak belirlenmiştir. Ve bu “sihirli kutu”, zaman içinde hayatımızın en merkezi yerine oturmuştur.
Kısa sürede yaşam alanlarımızın tamamını etkisi altına alan televizyon, evlerde oturma düzenini ve iç mekân tasarımını bile belirler hâle gelmiştir. Zamanla yaygınlaşan bu araçla birlikte hayata dair pek çok algımız değişmiştir. Hayatımızdaki etkisi her geçen gün artan ekranın ilk tahribatlarından biri, aile içi iletişimi zayıflatması olmuştur. Ekranlardan evlere akan yayınlar, kısa sürede toplumda dil, kültür, sosyal yaşam, yeme içme ve giyim kuşam gibi pek çok alana yön vermeye başlamıştır. Ekranların ürettiği ve “popüler kültür” olarak adlandırılan bu olgu, adeta bir salgın gibi toplumun her kesimini etkisi altına almıştır.
Ancak değiştirici ve dönüştürücü gücü yüksek olan bu yenilik karşısında, sorumluluk sahibi ve inançlı insanlar yeterli aksiyonu alamamıştır. Zira uzun süre medya alanında, inancımızı, kültürümüzü ve medeniyet kodlarımızı sahneye taşıyacak yetişmiş mütedeyyin insan kaynağı oluşmamıştır. Bu alanda etkili ve söz sahibi olanlar ise çoğunlukla toplumun inancını ve değerlerini küçümseyen Batı hayranları olmuştur. Bu yıkıcı zihniyet, dayattığı popüler karakterler ile ürettiği film ve programlar aracılığıyla toplumu; ahlaki değerlerden uzak, çıkarcı ve kapitalist bir yapıya dönüştürmüştür. İdareciler ve iktidarlar değişse de bu kesimin ekranlar üzerinden kurduğu kültürel hâkimiyet yıllarca sürmüş, günümüzde de etkisini devam ettirmektedir.
Yıllarca, hiçbir kültürel ve eğitici değeri olmayan; yalnızca reyting uğruna üretilen, boş gibi görünen; ancak aslında planlı, kasıtlı ve operasyonel içeriklerle toplumun ahlaki ve sosyal genetiği değiştirilmiştir. Örneğin:
Magazin programlarında yapılan dedikoduları, mahremiyet ihlallerini ve gayrimeşru birliktelikleri sıradanlaştırarak izleyen genç kızlarımız zehirlenmiştir.
Aile yapısını dinamitleyen; edep ve adabın yok sayıldığı, müstehcenlik ve ahlaksızlık içeren dizi ve filmler, aile yapımızı olumsuz etkilemiştir.
Lüks evlerin ve arabaların sergilendiği; kavga, şiddet ve küfürle dolu sahneler içeren, illegal yaşamı ve mafyatik oluşumları özendiren yapımlar, çocuklarımızın değer dünyasını dönüştürmüştür.
Özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiği; aile içinde ihanetin, yalanın ve kumpasın normalleştirildiği gündüz kuşağı programları, toplumsal yapıyı derinden etkilemiştir.
Maalesef futbol, artık bir tür afyona dönüştürülmüş; reklamlarla da kitleler aşırı tüketime yönlendirilmiştir. Ayrıca yalan ve yanlış içeriklerle korku ve kaygı pompalanarak toplum pasifleştirilmektedir. Böylece insanlar sürekli meşgul edilmekte, gerçek sorunların dile getirilmesi engellenmektedir.
Ne yazık ki toplumun her kesimi, yıllardır tahrip gücü son derece yüksek olan bir “ekran zorbalığı”na maruz kalmaktadır. Buna günde ortalama beş saatten fazla zaman ayırdığımızı ve dünyanın en çok televizyon izleyen ülkeleri arasında yer aldığımızı da eklediğimizde, karşı karşıya olduğumuz tehlike daha iyi anlaşılacaktır.
Elbette burada ekranların bütünüyle zararlı olduğunu iddia etmiyoruz. Ancak medyayı doğru ve faydalı kullanabilen bir toplum olmadığımız, ortaya çıkan acı örneklerle açıkça görülmektedir. Peki, neler yapabiliriz?
Öncelikle televizyon izleme sürelerimizi mutlaka azaltmalıyız. Ekran karşısında pasif bir alıcı olmak yerine, içeriklere eleştirel ve sorgulayıcı bir gözle bakmalıyız. Çocuklarımızın izlediği içerikleri mutlaka denetlemeliyiz. “Neyi, niçin ve hangi ihtiyacımıza göre izliyoruz?” sorularını kendimize sormalı; bilinçli tercihler yapmalıyız. Rastgele içerikler tüketerek zaman kaybına ve bilgi kirliliğine maruz kalmamalıyız. Aile bağlarını güçlendiren filmleri, bilgilendirici programları ve belgeselleri tercih etmeliyiz. Okullarda medya okuryazarlığı dersinin seçmeli değil, zorunlu hâle getirilmesini sağlamalıyız.
Toplumsal ahlakı tahrip eden, hak ihlallerine yol açan, ırkçılık yaparak birlik ve beraberliğe zarar veren, şiddeti özendiren, yalan ve yanıltıcı bilgilerle insanları aldatan her türlü yayını da ilgili kurumlara şikâyet etmeyi ihmal etmemeliyiz.





