MEMLEKETİMİN ÜFÜRÜKTEN HABER SİTELERİNİ KINAMAMDIR.

Eskiden, bu ülkenin en saygın mesleklerinden biriydi gazetecilik.

Boynunda yada yakasında sarı basın kartı, elinde bir fotoğraf makinesi ile olay mahallinde pek bir salaş ve bir o kadar da rahat dolaşan abiyi oradan uzaklaştırmak isteyen polise, abinin söylediği ve polisin ricatını sağlayan o tek kelimelik cümle bile ağırlığının ölçüsüydü mesleğin:

Gazeteciyim!

Elinde makinayla rahatça gezen çakma Ray- Ban güneş gözlüklü, muşamba montlu abiyi görünce, sizin de olay mahalline yaklaşma isteğiniz artar ama ne mümkün?

Bir duvar gibi dikilir önünüze polis:

Giremezsiz hemşerim!

Niye abe? cümlesi bir sorudan çok kaçmak için vakit kazanma eylemidir burada.

Polisin cevap verirken kullandığı ses tonu ve şivesine göre de aşınırdı korku eşiğiniz:

“Yassah!” dediyse vay halinizeydi ama bir umut o abiyi gösterip:

- O, niye dolaşıyor? sorunuza aldığınız cevap daha bir büyütürdü gözünüzde yakasında sarı

kart ile dolaşan o adamı:

O, gazatacı gardaşım!

İnsanın valiye acıyası gelirdi böyle zamanlarda.

Gazeteci olamamış da mecburen Vali yapmışlar adamı diye.

Vali, güya devlet ama sokakta görünmeyen gizli bir yüz.

Gazeteci öyle mi ya?

Nerede olay var, orada bitiyor mantar gibi.

Herkesi her yerden yaka paça atma yetkisini kendinde gören polis bile bir savcıya büküyor boynunu bir de gazeteciye.

Adamda hava bin beş yüz…

Hele bir de gazetecinin “araştırmacı” taifesinden olanı var ki öyle böyle değil.

Röportaj yapıyor başbakanla…

O, başbakana “sayın” diye hitap ediyor, başbakan da ona.

Sayın.

Sağdan da saysan sayın, soldan da saysan sayın.

O kadar büyük yani.

O zamanlar televizyon kanalı tek.

Ulusal gazete dediğin üç beş…

Üç beşi de en az bir gün gecikmeli gelir taşra şehirlerine.

Köyü var sen hesap et.

Papa öleli haftası geçmiş, adamı yakıp külünü savurmuşlar, yeni bir kardinal papa olmuş.

Bizim köye gelen taze gazetede okuduğumuz haber:

“PAPA ÖLÜM DÖŞEĞİNDE”

O günlerde, taşrada iki gazetenin yayınlandığı şehre, kültür başkenti muamelesi yapıldığı da bu sebepten.

Köyde jandarmanın, şehir de gazetecinin pek bir mühim olduğu günler.

Çocuk sayılırız ya, yine de bir Gürbüz Azak cümlesi kurabilme yetisine, gecenin kör vaktinde, son sigaramı verebileceğim o demler.

Solculuğundan nefret, cümle kurma yeteneğine hayret ettiğim İlhan Selçuk yazıları.

Ama illa muşamba montlu, çakma Ray-Ban gözlüklü sarı basın kartıyla dolaşan gazeteci.

Kaldırımı işgal etmiş kahvehanenin masalarından birine pineklemiş otururken hızlı adımlarla geçiyor.

Abi, bir çay içeydik, teklifini duraklamadan cevaplayarak devam ediyor yoluna:

Haber yazmam lazım.

Bilmeyen de söylemesi bile zor, Asoşeytıd Pres’in muhabiri sanacak haspamı.

Bizim civarda bir gazeteci vardı.

İsmi bizde kalsın.

Ben çocuğum daha…

Komşunun arabasının lastiğini kesmişler.

Komşu amca keseni bulsa hücrelerine ayıracak ama…

Bilmediğinden sadece akrabalık kuruyor mahallenin ortasında avaz avaz.

Her cümlenin sonunu da hep aynı Arap harfleriyle bitiriyor:

“Sin, kaf, ye, mim”.

Bizim gazeteci abi, dört dönüyor arabanın etrafını.

Ayakları üstüne çömelip “Düşünen Adam Heykeli” pozu veriyor bir müddet.

Lastiğin altına doğru gelen toprağa dokunup baş ve işaret parmaklarını birbirine sürtüyor.

Sonra kokluyor parmağını.

Gazeteci değil de Kızılderili kabilesinin iz sürücüsü sanki mübarek.

Ben:

Abi, kim yapmıştır sence? diye soruyorum ortamın gerginliğine eşitleyerek yüz

hatlarımı.

Ha deyince olmaz bu iş öyle! 5 Ne 1 Ka oğlum, diyor.

Ben :

5 ne? diye soruyum.

Sadece 5 Ne değil 1 de Ka var diye ekliyor.

Sonra açıklıyor: Kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl ve neden’miş 5N 1K.

Ben elimi ağzıma götürüp bir “Aboooo” çekiyorum, Tarkan’dan öğrendiğim Tutak ağzıyla.

(Allah’tan o ara Fatih’i tanımıyorum. Yoksa…)

Gözümde kocaman hayret mimikleri : “Adam her şeyi biliyor” diyerek uzaklaşıyorum olay mahallinden.

Şimdi: “ Bu adam bu lafı nereye bağlayacak? Yoksa yine alakasız bir yerde bitirip yazıyı, beni ifrit mi edecek?” diye meraktasın değil mi?

Anlatacağım ama Dedemin oğlu, sen aradan çekil.

Sözüm sana değil.

Sanal alemde bir sürü yerel haber sitesi…

Üç beş değil, zibil…

Canı sıkılan köşe yazarı olmuş.

Öyle ki ben adamların yanlarında Peyami Safa kalıyorum.

Video haberleri bile var sitelerinde.

Ama Türkçe yok.

Cümlenin haysiyeti hak getire.

Özne ile yüklem arasındaki fikir ayrılığından doğan çatışmada nesne öldürülünce bir sınırla bölüp yer tamlayıcısını dünyadaki bütün dil ailelerinden ayrılmış, bağımsızlıklarını ilan etmişler.

Paragrafa baksan miden kalkar, metin kan revan…

İyiler yok değil elbet. Sözüm onlara da değil zaten.

Kime dersen, mesela, Dedemin güzel oğluna ve onun muadillerine değil elbet.

Ama bir yabancı, internette kayak yaparken – Sörf o cahil biliyorum. Sözümü kesme.- hasbelkader “Ağrı Haber Siteleri” diye yazsa arama motoruna ve karşısına çıkan o haber sitelerindeki yazıları okusa, tek tek kelimeleri Türkçe ama bütün halinde, cümlesi başka bir dil keşfettiğini zanneder ki haksız da değildir.

Merakımı mucip oldu, bir dostu aradım, işin aslını öğrenmek için.

Öyle anlaşıldı Vehbi’nin kerrakesi.

Gazeteci ayağına, sakal istiyorlarmış ondan bundan, haklarında olumsuz haber yapmakla tehdit edip yollarını buluyorlarmış ufaktan ufaktan.

Bir memleketin itibarı, kültürü ve biliş düzeyi bu kadar ucuza satılmaz.

Kendimden ve dedemin oğlundan değil ama bu paragöz çakallardan utandım.

Bu hafta daha fazla yazmamaya karar verdim.

İyi seçimler emmoğlu…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Standart ve fakir
Standart ve fakir - 4 yıl Önce

Hocam affınıza sığınarak söylüyorum; beş para etmez insanları milletvekili yapan bir millete süper gazeteci mi yakıştırıyorsunuz?

Tutak'lı
Tutak'lı - 4 yıl Önce

Demek oluyor ki her mecrada olduğu gibi liyakat gerek ama Niğde'li tabiriyle nirde.