YAZICIOĞLU TARİHİMİZE ŞUNLARI YAZDI:

YAZICIOĞLU TARİHİMİZE ŞUNLARI YAZDI:

YAZICIOĞLU TARİHİMİZE ŞUNLARI  YAZDI:

90'lı yıllarda yanlış hatırlamıyorsam eğer TRT GAP'ta ilk defa görmüştüm onu. Tatlı sert bir mizaç, kendinden emin bir konuşma üslubu ve sürekli bir şeyler anlatma çabası… Bir derdi olduğu anlaşılıyordu. Adına vali diyorlardı ama çocuk aklım almıyordu elbette. Bizler bırakın valiyi, bir asker arabasını görsek saklanan ve hatta bir muhtarı görsek korkan bir neslin ulvi bireyleri olarak, eğer o valiyse bu etrafta dolaşanlar daha büyük bir şey olmalı diye düşünüyorduk. Sonra yıllar geçti. O heyecanlı vali birden kaybolmuştu ortadan. Meğerse merkez dedikleri yere çekilmişti. Bilirsiniz ki bizim idare sistemimizde "Merkez" kavramı epeyce meşhurdu(!) Birinin yolu o merkez denilen yere düştümü vay haline. Ya çıkardın ya çıkamazdın. Hani o ünlü sözümüz vardır ya; "Merkeze götürün bunu" diye, işte Recep Yazıcıoğlu da o merkeze gidenlerdendi.

Fakat nasıl olduysa yıllar sonra o merkezden çıkabilen ender insanlardan biri oldu. Keşke çıkmasaydı da yaşasaydı diyor insan. Peki ne mi yazmıştı Yazıcıoğlu bu memleket için?

Birincisi, belki de ilk defa bir devlet adamı kendisinden yola çıkarak devlet adamlığı eleştirisi yapıyordu. Kendini beğenmiş, egosu arşa çıkmış insanların hakiki yönlerini ortaya koyuyordu. Daha da önemlisi, o insanların niçin öylesine bir ukalalık yumağına dönüştüğünü gözler önüne koyuyordu. Yalandan gülmelerinin bile gerçekte tüm benliklerine işlemiş olan tepeden bakışlarını gizleyemediğini de anlatıyordu aslında. Bir insana mertebe atlarken "kendini beğenme hormonu" verildiğinin anlatımıydı bir anlamda. Diğer yandan, yaptığı uyduruk işleri milletin gözüne sokmak için değil de, yapılmayan hakiki işleri milletin gözüne sokarak herkesin görmesini sağlamaya çalışıyordu. Yahut öyle şatafat içinde gezinip sağa sola caka satan, emirler yağdıran gereksiz ve bir o kadar komik duruma giren kesimleri anlatıyordu esasen. Ayrıca, sahip oldukları makamdan ötürü kimsenin kendisini seçilmiş özel insan olarak görmemesi gerektiğini bas bas bağırıyordu rahmetli. Çünkü kendini özel insan olarak görenlerin kendinden üstlere karşı nasıl da sıradanlaştığını ve basitleştiğini bizlere bir bir izah ediyordu bir anlamda. Daha da ilginci şu ki; bunu yapan insanlar yaptıklarını anlamıyoruz sanıyorlardı ya işte esas komik olan da buydu sanırım. Yazıcıoğlu'ndan ders alan alır, almayan ise tarihde kaybolmanın dersini alır! Herkese duyurulur!!!

Kalın sefa ile...

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet YILDIZ
Mehmet YILDIZ - 4 ay Önce

Sağ bacağının üstüne kaynar su dökülmüş bir çocuk düşünün! Yanığın verdiği acıyla feryat figan eden bir çocuk..

Bu çocuğu herhangi bir hastanenin acil servisine ailesi büyük bir telaş ile yetiştirmiş. Acildeki doktor, çocuğun bağrışmalarından rahatsız olduğu için çocuğu tedavi etmek istememiş. Doktor arkadaş; “acil serviste yanmışlar tedavi edilmiyor, benim mesaim bitti, diğer arkadaş daha gelmedi, erkek çocuklar diğer hastanede tedavi ediliyor” gibi bahaneler uydurmuş. Acılar içinde kıvranan çocuğu başından savmış.

İşte bizler o çocuk, elinde devlet yetkisi olan kişiler de çoğu zaman o doktor..

Kimi yetki sahipleri “herkes kendileri gibi olsun, herkes kendileri gibi düşünsün, herkes kendileri gibi oturup kalksın” ister. Böyleleri genellikle sizleri kapıda karşılar. Size değer vermiş gibi yapar. Oturur vaziyetteyken iki ellerinin bacaklarının arasına alıp boyunlarını sağ tarafa kırarlar. Böylece karşılarındaki kişilerde “her nevi film ve fırıldaktan anlıyorum ama yapmıyorum; ben kibrimi yendim; baksana ne kadar mütevazıyım” imajı oluşturmaya çalışırlar. Çoğu zaman yanlarına gelen insanların işlerini yapmaz; başlarını okşar; çay veya kahve ikramından sonra kapıya kadar uğurlarlar. Buna da almış olduğumuz aile veya devlet terbiyesi derler. Bu tarz davranışlar sergileyen yetki sahiplerine “faydasızlar takımı” diyoruz. Bu kibir abidesi ve riyakâr arkadaşların çoğu yanmamış/olmamış/eşekten düşmemiş taifedendir.

Büyüklerimiz “eşekten düşenin halinden eşekten düşmüş anlar” demişler. Eşekten düşmüşler genellikle empati yeteneğine sahip insanlardır. Bu taife de iki kısımdır. İlk kısımdakiler, çektikleri çileye binaen yetkisini toplum yararına kullandırtmamak için çabalar. Aşırı kıskançtır, haset eder, elindeki yetkiyi kötüye kullanır. Elindeki yetki onun için çıkarları doğrultusunda kullanabileceği bir metadır. Tüccardırlar.

İkinci taife ise iyi insanlardır. Kolaylaştırır, zorlaştırmaz, sevindirir, nefret ettirmez! Halden anlar, benim çektiğim çileyi başkası çeksin istemez, ellerinden geldiğince insanlara yardım eder, topluma faydalıdır, olduğu gibidir, fırıldak çevirmez, düzdür, doğrudur, yol gösterir, nasihat eder.

Uzun zamandan beridir düzenli olarak sosyal medya kullanamıyorum. Fakat dışarıdan sosyal medya veya farklı mecralarda siyasetçilere ve bürokratlara son zamanlarda çok fazla sert çıkan arkadaşlar olduğunu gözlemliyorum. Bu durumun temel sebepleri; bu arkadaşların “ya yetki sahipleri tarafından muhatap alınmamış, ya başları sıvazlanarak işleri yerine getirilmemiş, ya da eşekten düşen bozuk kişilere karşılaşmış” olmalarıdır.

Sen, halkın verdiği paye ile devletin yetkisini elinde tutan kardeşim! Bil ki mahkeme kadıya mülk olmaz. Esasen dünya hayatı baki değil. Baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş...

Nihayetinde; yanmamışa, olmamışa, halden anlamayana ve topluma faydalı olmayana devlet yetkisi vermek zulme sebep olur.

Sahipsiz şehre sevgilerle...

SIRADAKİ HABER