BİR VAHŞETİN ORTASINDA KALMIŞ ÜLKE: TÜRKİYE

Barış Ülker'in son yazısı ''BİR VAHŞETİN ORTASINDA KALMIŞ ÜLKE: TÜRKİYE''

BİR VAHŞETİN ORTASINDA KALMIŞ ÜLKE: TÜRKİYE

Bir savaş düşünün ki, bazılarına göre 50 milyon, bazılarına göre 60 milyon veya kimine göreyse çok daha fazla ölüm yaşanmış olsun. Bir savaş düşünün ki, çatışmanın yayılmadığı tek bir kıta olmasın. Ve bir savaş düşünün ki, kitlesel ölümleri kimin daha çok yapabileceğine dönük vahşi bir müsabaka olsun. Bu savaş, literatüre 2. Dünya Savaşı olarak giren bir savaştı. 2. Dünya Harbi yalnızca milyonlarca insanın ölmesi demek değildi, aynı zamanda milyonlarca Çinli, Polonyalı, Alman ve diğer birçok milletten kadının tecavüze uğramasıydı; aynı zamanda yüz milyonlarca insanın evini yurdunu kaybetmesiydi. Saymakla bitmeyecek daha nice üzüntülü sonuçları içinde saklıyordu 2. Dünya Savaşı. Ancak, çatışmalarda çok insanın ölmesi ya da çatışmaların her tarafa yayılması tek başına dünya savaşı özelliği kazandırmadı ona. Ona dünya savaşı özelliği kazandıran asıl unsurlardan biri, savaşın topyekûn bir savaş olmasıydı. Yani ülkelerin tüm beşeri ve askeri güçlerini sonuna kadar seferber etmesiydi ki 2. Dünya Savaşı de bunun en net örneğidir. Resmi olarak 1 Eylül 1939 tarihinde Almanya’nın Polonya’ya girmesiyle ardı ardına İngiltere ve Fransa’nın Almanya’ya savaş ilan etmesiyle başladı 2. Dünya Harbi. İlk ayları çok büyük çatışmalara sahne olmasa da 1940 baharıyla beraber Avrupa’da kıyamet kopmaya başlıyordu. Ve bu kıyametin içinde kalan bir ülke: Türkiye. Topraklarına göz konulduğu için 1. Dünya Savaşı’nın asıl çıkış sebebi olan bir imparatorluğun içerisinde kendine yaşam bulmuş civan bir ülke. Etrafı barut ve kan kokusundan geçilmeyen Anadolu ve Trakya toprakları… Bu cümleyi kurdum çünkü savaş Türkiye’yi çepeçevre sarmıştı. Şöyle ki; Almanya’nın Sovyetler Birliği’nden önce Yugoslavya’yı ve Yunanistan’ı işgaliyle Balkanlar savaşa bulaşmıştı. Meşhur Barbarosa Harekâtı diye bilinen Almanya’nın Sovyet Rusya’ya saldırısıyla Karadeniz ve Kafkasya’da da savaş başlamıştı. Öte yandan Akdeniz zaten Kuzey Afrika’daki İngiltere ve Almanya mücadelesiyle kaynıyordu. İran ise işgal edilerek Müttefiklerin birbirine silah sevkiyatı yaptıkları serbest bir alana dönmüştü. Ve tüm bu ateşin arasında çatışmalardan uzak durmaya çalışan Türkiye, savaşın seyrine göre içeride ve dışarıda pozisyon almaya çalışırken, bir yandan da krom gibi madenlerin ihracatıyla ve ağır vergilerle muhtemel bir savaşa kaynak oluşturmaya çalışıyordu. Tabi bu önlemler tek başına yeterli değildi. İşin esas noktası diplomatik manevralardı. İngiltere Türkiye’yi savaşa sokmak için baskı yaparken, Türkiye ise bu baskıdan kurtulmak için yüksek askeri yardım talebinde bulunarak süre kazanmaya çalışıyordu. Diğer yandan yine Türkiye, Almanya'dan saldırmazlık sözü alabilmek için mektup diplomasisi ve kurulan diplomatik temaslarla saldırmazlık antlaşması yapmıştı. Ama özellikle Almanya'nın Sovyet Rusya'ya girmesinden evvel Türkiye'de çok büyük bir gerginlik egemendi. Düşünün ki, savaşta değilsiniz ama savaşa girmiş gibi 18 yaşına girmiş neredeyse herkesi silah altına almışsınız ve bu nedenle ülkede ekonomide üretimi yarı yarıya daraltmak zorunda kalmışsınız. Ama Almanların Sovyetlere Türkiye üzerinden değil de Doğu Avrupa'dan girme isteğiyle başta yönetim kadrosu olmak üzere tüm ülkede kısmi bir rahatlama oluşturmuştu. Tüm bu detayların haricinde neticede, Türkiye savaşın başından sonuna kadar tüm tarafları oyalama taktiğiyle dış politikasını duruma göre ve hatta günbegün değişen şartlara göre değiştirmeye çalıştı. Savaşın cephelerdeki akıbetini kurulan istihbarat ağıyla yakından takip ederek ideolojik tutumunu bile cephelerden gelen haberler üzerine kurmuştu. Batı Demokrasisi, Nasyonal Sosyalizm ve Faşizm ile Sovyet Sosyalizmi arasında iç politikasını ve iç politika güdümündeki basınını düzenleyen Türkiye, bu tutumunu savaşın neticesi tamamen belli olana dek sürdürmüş ve en sonunda Birleşmiş Milletlere üye olmak için sembolik de olsa Şubat 1945'te Almanya'ya ve Japonya'ya savaş ilan etmiştir.  Yukarıda vurguladığım anlık politik değişimler öylesine ilginçti ki dönemin gazete manşetlerine bakıldığında bu bahsettiğim politik değişimleri de rahatlıkla görebiliriz. Bir gün Nazi Almanya'sı manşetlere çıkarılırken, bir başka gün Sosyalist Rusya aynı manşetleri süslüyordu. İşte bu bahsettiğim politik tutumun kökeni çok eskiye dayanıyordu esasında. 19. yüzyıl Osmanlı Hariciyecileri (Dış Politika Yapımcıları) bu denge politikasını çok iyi bir şekilde uygulayarak savaşlarla dolu 19. yüzyılda devletin varlığını sürdürebilmişlerdir. Dolayısıyla, dengeli dış politika konusunda uzmanlaşmış kültürün ürünü olarak da savaştan uzak durulabilmiştir. Aynı politikanın 1. Dünya Harbi’nde neden uygulanmadığına dönük tartışmalar hep süregelmiştir. Kimine göre, zaten savaş Osmanlı toprakları için yapılmıştır. Onların fikirlerinin kaynağı olarak da Rusya’da yaşanan Bolşevik Devrimi sonucu Batılı Devletler ile Çarlık Rusya’sı arasında imzalanan ve Sovyet Rusya’nın açıkladığı gizli antlaşmalarla Osmanlı topraklarının paylaşımı zaten kararlaştırıldığından Osmanlı’nın savaştan kaçınması mümkün değildir denilmektedir. Tersi düşünceye sahip olanların fikri ise, aynı dış politika mantığıyla savaştan uzak durulmalıydı ve sonu belli olan bir serüvene girilmemeydi. Bugün bile hem 1. hem de 2. Dünya Harbi ile ilgili tartışmalar devam etmektedir. Fakat ne yazık ki tarih bir kere yaşanır ve geriye dönmek mümkün değildir. Zaten tarihin yaşananların dışına çıkıp akıl yürütmeler yapmak gibi bir misyonu da yoktur.  Yine tarihi, ilgili vesikalara bırakmanın doğru olacağı kanaatiyle; dış politikasını savaşa dayandıran devletlerin sonlarının da yine savaşla olacağına inanmaktayım. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. O yüzden yakın bir tehdit olmadığı sürece savaşın içerisinde bulunmamak ulusları hep daha öte bir uygarlık seviyesine taşımıştır. Son 200 yıllık Türk Dış Politikası bu bağlamda hep olumlu sonuçlar vermiştir. Şu bir gerçektir ki; yüzyıllar boyu birbirleriyle savaşan Avrupalı uluslar savaş sonucunda yine birbirlerine yardım ederek ayağa kalkabilmiştir. Aynı şey 2. Dünya Harbi’nden sonra da olmuştur. Yerle bir edilerek parçalanan Nazi Almanya’sına büyük faturalar kesilmiş olsa da özellikle Batılı devletler savaş sonrasında Almanya’yı ayağa kaldırmak için her türlü çabayı da göstermiştir. Örneğin savaş tazminatı ve sair borçları ödeyebilmesi için Almanya ile hem ticareti artırmışlardır hem de başka başka isimlerle kredi ve hibe imkânları sağlamışlardır. Hatta kesilen cezalar bile zaman içerisinde ya uygulanmamış ya da miktarları ciddi şekilde indirilmiştir. Bu yalnızca Almanya için değil, Mihver Devletler’i olarak tanımlanan Almanya’nın yanında savaşan tüm devletlere de aynı kolaylıklar sağlanmıştır. Ne var ki aynı durumda Türkiye’ye benzer kolaylıkların sağlanmayacağı açıktır. Dolayısıyla, savaşlar Batılı ülkeler için yapısal sorunlara sebep olmazken, bizler için aynı şey geçerli olmayacaktır. Bizler için ‘‘Barış’’ tarihsel ve kültürel olarak hem bize yakışan bir kavram olmuş, hem de reel politika açısından bir zaruret niteliği taşımıştır. Hakeza beşeri gelişim açısından da ‘‘Barış’’ insana en çok yakışan durumdur. İnsanın korkmadan, istikbalinden endişe duymadan geleceği adımlamasından öte bir huzur yoktur. Hele ki her zerresi kanı tatmış cânım yurdum bunu ziyadesiyle hak etmektedir. 
Barış'ı bol onurlu yarınlar dilerim.

bulker1998@hotmail.com

YORUM EKLE
YORUMLAR
Emin
Emin - 2 ay Önce

Tebrikler..

Hüsamettin
Hüsamettin - 2 ay Önce

Almanya'yı ayağa kaldırmak için her türlü çabayı gösteren Avrupa... Bugüne kadar duyduğum en saçma cümle..

SIRADAKİ HABER